Eylül * Oyhan Hasan Bıldırki

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Eylül * Oyhan Hasan Bıldırki

Mesaj tarafından Oyhan Hasan Bıldırki Bir C.tesi 5 Kas. 2011 - 19:48

        Kararsızdı... Yazmaktan vazgeçti. Paltosunu giydi, çekti gitti.


        “Liliyâr,
       Hayli zaman oluyor, sana yazamadım. Yazmak istemedim. Oysa... Bir zamanlar sensiz yapamıyordum, bunu biliyorsun. Damarımda kanımdın. Her akşam gözlerimi seninle kapamak, her sabah seninle açmak isterdim. Ama şimdi?..”
       Adam, gerisini yazamadı. “Ama Şimdi?..” dedi ve bir soru işaretinde noktaladı duygularını. Kim bilir; “Belki çok uzaklardasın.” diyecekti.
       Yazı masasının başından kalktı. Bir “Bafra” yaktı. Sigaradan vazgeçmek istiyordu ama, bir türlü yapamıyordu. Sigara dumanından sararan parmaklarından utandı.
       - Allah kahretsin, dedi anlamsız.
       Kapalı panjurları açtı. Dışarıda kar yağıyordu. Öyle güzel, öyle tatlı... Kar tanecikleri sağdan sola, soldan sağa uçuşuyorlar ve yere düşünce eriyiveriyorlardı.
       Adam:
       - İlk kar! Böyle olur bu, dedi. Tıpkı gözyaşı gibi...
       Caddede henüz kimseler yoktu. Fakat biraz sonra, sekiz on çocuk, ortalığa döküldü. Henüz birikmeyen kar taneciklerine koşuyorlar, avare çağlarının şarkılarını söylüyorlardı. Kar, birdenbire hızlandı. Cadde yavaş yavaş, beyaz bir örtüye bürünmeye başladı. Oh, hayat ne tatlı, ne kadar güzeldi. Çocuklar itişip kakışıyorlar, neşeli çığlıklar atıyorlar ve toplayabildikleri karları bir yere yığıyorlar. Besbelli, kardan adam yapacaklar.
       - Haydi bakalım Yağmur, başla! dedi biri.
       Yağmur denilen çocuk, şöyle bir çevresine bakındı.
       - Gökçe, bana yardım eder misin?
       - Hay hay! dedi öteki ve birlikte işe koyuldular.
       Adam, yazı masasının başına döndü, sigarasını tazeledi ve yazmaya başladı:
       “Şimdi kar yağıyor, yavrum. Hatırlar mısın, bir gün yine böyle kar yağıyordu. Seninle, hiçbir şeye aldırmadan, sokaklarda uzun uzun dolaşmıştık, kar altında. Kar tanecikleri saçlarımıza, gözlerimize bulaştıkça, sen, daha da güzelleşiyordun. Yolumuz, istasyona kadardı. Bana, artık benimle dost olduğunu, öyle kalacağını, aramızdakinin arkadaşlıktan öte bir şey olmadığını söylüyordun. Bense, sessiz, sakin, seni dinlemekle yetiniyordum. Sesin öyle güzeldi ki, anlatamadığım duygular doluyordu içime.
       Sonra o tren, ah, o tren, aldı gitti seni!
       Yapayalnız kaldım.”
       Yazdıklarını gözden geçirdi. Saatine bir göz attı. Vakit ilerlemiş, öğle oluyordu. Duvardaki resimlere baktı uzun uzun. Kararsızdı... Yazmaktan vazgeçti. Paltosunu giydi, çekti gitti.
       Yağmur ve Gökçe, kardan adam heykelciğine, şöyle böyle şekil vermiştiler. Adam, gözlerinde hüzün türküleri, olduğu halde şehir kütüphanesine doğru yürüyordu. Yağan kar, gözlerine, ellerine bulaşıyor, adam, adını bilemediği bir mutluluk duyuyordu.
       Bir zaman katalogları karıştırdı. Bunu da, iş olsun diye yaptığı belliydi. Memurdan bir kitap istedi ve bir köşeye oturdu. Tagore’un Bahçıvan’ını okumaya koyuldu. Dalmıştı. Tatlı bir sesle irkildi. Bir genç kız;
       - Tagor mu, yine? dedi ve teklifsizce yanına oturdu. On dokuzunda ya vardı, ya yoktu. Adam, ilkin bu teklifsizliğe kızdı. Ama genç kızın gözleri, ne tatlı, ne çekiciydi. Ya omuzlarına dökülen saçları?..
       - Gitanjali’yi okudunuz mu? dedi genç kız.
       Adam;
       - Hayır, diyebildi.
       - Okumanızı çok isterdim. Bu eserde, şairimizin şiir dolu dünyası yatıyor.
       - Şairimizin mi?
       - Niye şaştın? Tagor’u ben de severim.
       - Öyleyse bunu kutlayalım, dedi adam ve genç kızın gözlerine baktı uzun uzun... Genç kız, elektriklenmiş gibi oldu. Kalbinde ılık bir şeyler duydu. Adam gözlerini, onunkilerden ayırmıyordu. Çaresiz boyun eğdi genç kız ve teklifi benimsedi. Adam, gençliğini hatırladı. Kırkında vardı belki ama, anca otuzunda gösteriyordu.
       Genç kızla birlikte çıktılar. Gençler parkına gittiler. Kar dinmiş, her yer bembeyaz kesilmişti. Adam, genç kızın koluna girdi. Başıboş dolaştılar. Bankların üzeri karla kaplıydı. Mavi Köşe Çay Ocağı’ndan birer demli çay içtiler. Genç kız; Gitanjali’den, Büyüyen Ay’dan, Meyve Zamanı’ndan söz açtı. Adam, hayran hayran dinliyordu. Hafif rüzgâr çıkmıştı. Dallardan karlar dökülüyordu. Genç bir fidanın altında durup beklediler. Genç kız, ağacı sarstı. Dallardan dökülen karlar, ikisinin ellerine, gözlerine bulaştı.
       - Ne iş yaparsın? dedi genç kız.
       - Hiiç! diye karşılık verdi adam. Yapayalnızım. Beynimi kurcalayan, uykularımı bölen hatıralardan yakamı kurtaramıyorum bir türlü. Tedirginim bu yüzden.
       - Sana yardımcı olabilir miyim?
       - Nasıl?
       Genç kız, adamın gözlerinin içine baktı. Kar yeniden, lâpa lâpa yağmaya başladı. Kar tanecikleri bir o yana, bir bu yana uçuşuyordu. Adam, açlığını hissetti. İki gündür bir şeyler yememişti.
       - Köşe’den birkaç sandviç alalım, dedi, olmaz mı?
       - Olur!
       - Henüz beni tanımıyorsun?
       - Ne fark eder?
       - Öyle mi? Bak anlatayım yavrum, adım Kerim. Yıllar öncesiydi, gençtim. Bir sevgilim vardı. Sonunda ayrılmak zorunda kaldık. Ama hatıralar yakamı bırakmadı. Onunla da olmam imkânsız gibi bir şey. Yalnız özdeyişler, şiirler, mektuplar...
       Genç kız, adama ısınmıştı. Onunla mutluydu. Bu mutluluk, bitmesin istiyordu. Ama, ne kalmıştı günün bitmesine?..
       Adam;
       - Ayrılalım, diyordu.
       Ayrıldılar.
       Genç kızın yanakları al aldı. Gözleri nemliydi.
       Adam, arkasına bakmadan gidiyordu. Plâkçı dükkânından “Sevdiğim Adam” şarkısının sesi geliyordu. Adam, biraz boşalır gibi olmuştu. Hatıralarla yaşamaktan bıkmış görünüyordu. Hızlı adımlarla, karda izler bırakarak evine doğru yürüyor, yürüyordu.
       Kendi yanakları da al aldı. Gözleri, kardan adama takıldı. Ötesinden berisinden yaralar almıştı. Çocuklar canını yakmışlardı besbelli. Süpürgesi bir yana düşmüş, yapayalnız, kimsesiz, akşamın karanlığına karışıyordu. Işıklar yandı kör kör... Adam, dudağında garip bir ıslıkla odasına girdi. Her şey bıraktığı gibiydi. Kâğıtları sağa sola dağılmıştı... İlkin kâğıtlarını topladı. Odasına, şöyle böyle olsa bile, bir çekidüzen verdi. Panjurları kapattı, yağan karla ilgisini kesti. Sonra genç kızı, Nermin’i düşündü. Acaba o, ne yapıyordu şimdi? Kerim’i düşünüyor muydu? Onu istiyor muydu?
       - Boş ver, Kerim! dedi adam. Hem seni düşünse ne çıkar? O kim, sen kim? Haydi kavuştunuz, evlendiniz diyelim. Sonra ne olur? Hatıralardan sıyırabilir misin yakanı? Şiirlerden, özdeyişlerden, mektuplardan... Çocuklaşma be Kerim, boş ver! Liliyâr, kolay kolay bırakmaz adamı. Seni öldürür, mahveder, yıkar dünyanı. Boş ver Kerim, aldırma. Ko gitsin Nermin’i kendi hâline. Bir daha arama onu. Bırak...
       Üst üste sigara yaktı. Yalnızlığın korkusu okunuyordu gözlerinde. Alnında derin çizgiler belirmişti. Saçlarına hafif de olsa, aklar düşmüştü. Bugün, eli ayağı tutuyordu çok şükür! Bir bakıcıya ihtiyacı da yoktu. Ya yarın? Ya yarın ne yapardı, elden ayaktan kesilince. Yunus geldi aklına, ölüm geldi, iliklerine kadar titredi.


       “Bir garip ölmüş diyeler
       Üç günden sonra duyalar
       Soğuk su ile yuyalar
       Şöyle garip bencileyin...”


       Güzel bir ilkbahar günü, Nermin’le karşılaştı. Genç kız hayat doluydu. Kerim’in gözlerinin içine bakıyordu.
       Kuşlar, tatlı tatlı ötüşüyor, iri, kırmızı güller ortalığa mis gibi kokular yayıyordu. Topraktan yeşil çimenler fışkırıyor, şeftaliler çiçek açıyordu. Her şey öyle güzel, öyle tatlıydı ki...
       - Gitmem lâzım, dedi Kerim.
       Nermin, birdenbire durgunlaştı, elâ gözlerine bir hüzün çöktü. İlktir, sever gibi olduğu adam, gitmek istiyordu.
       - Temelli mi? dedi usulca.
       - Temelli.
       - Peki niçin? Niye gitmek istiyorsun?
       - Mutlu değilim yavrum.
       - Mutlu değil misin?
       - Hayır!
       Uzun zaman hiç konuşmadılar. Yan yana yürüdüler, ürkek... Adımları ağırlaştıkça ağırlaştı. İri, kırmızı güller boyunlarını eğmişler, şafakla birlikte cıvıldaşmaya başlayan Tanrı’nın çalar saatleri kuşlar, ötüşmez olmuşlardı. Kerim, Nermin’den uzaklaşmak, kaçmak istiyordu. Bu yüzden Nermin’in gözlerine de bakamıyordu. Baksa ağlayacak... Katıla katıla, bağıra bağıra ağlayacaktı. Belki, kendisini çok sevdiğini söyleyecekti. Ama söyleyemedi, söyleyemezdi. Hatıralar yakasını bırakmıyor, Liliyâr, gecelerini bölüyordu. Sonra, boşalıvermekten korkuyordu adam. Bomboş, kalıp gibi olmaktan korkuyordu. Hatıralardan, Liliyâr’dan kaçmak istiyordu, istemesine ama, bu sevimli gönül bağına, avarelik çağının tutkularına alışmıştı. Bütün bunları, Nermin’e anlatamazdı. Hoş, anlatsa bile, hangi gerçeği değiştirebilirdi? Saçlarındaki akları veya alnındaki derin çizgileri mi?
       Nermin gençti, güzeldi. Oysa Kerim’in kaç günü kalmıştı, şunun şurasında? Sonra Nermin’inki, sevgi filân değildi. Sadece Kerim’den hoşlanır gibi olmuştu. Sevdiğini sanmıştı. Sevgi karın doyurmazdı. Nermin aş ister, iş isterdi. Kerim’in nesi vardı Nermin’e verecek?
       - Gitmem lâzım yavrum! Biraz sonra tren kalkacak... Bu son terini kaçırmayalım. Üzüleceksin biliyorum, ama elden ne gelir? Ben, eylül mevsimindeyim.
       Genç kız, sesini çıkarmadı. Eylül sözünün ne anlama geldiğini düşündü. Bir türlü, şu veya budur diyemedi. İlktir sever gibi olduğu adam, gitmekte kararlıydı. Elin adamını da tutamazdı. Her şeyi oluruna bıraktı. Oysa, ne ümitlerle çıkmıştı evden? “Seninle yaşamak istiyorum.” diyecekti adama. Uzun uzun gelecekten konuşacaklardı. Doğacak kızlarından, oğullarından, birlikte geçirecekleri mutlu günlerinden söz edeceklerdi. Kerim bir iş sahibi olacak, Nermin de, onun işten dönüş saatlerini gözleyecekti. Ama Şimdi?.. Sevdiği adam gitmek istiyordu. Anlamını bilmese de;
       - Ben de eylül mevsimindeyim, diyebildi sadece.
 
       Kerim, tınmadı bile... Gitmekte kararlıydı. Gara giren tren, oflayıp pofladı. Raylar gıcırdadı. Yolcular bir yandan inmeye, bir yandan da binmeye başladılar. Kerim hiç konuşmadı. Nermin de öyle. Yüzünde ağlamaklı bir görünüm vardı. Dokunsan, hüngür hüngür ağlayacaktı.
       Gar şefi, kalkış işareti verdi. Makasçı yeşil bayrak kaldırdı, makinist fren kolunu çekti. Lokomotif tekrar oflayıp pofladı, raylar gıcırdadı. Acı acı öten tren sesleri kesildi ve son tren gözden kayboldu.
       Boynu bükük, peronda yalnız kalan Nermin, istasyonu terk etti. Artık Kerim yoktu. Kerim, eylül mevsimindeydi.
       Ya kendisi?...


       Oyhan Hasan Bıldırki

avatar
Oyhan Hasan Bıldırki
Admin

Mesaj Sayısı : 173
Kayıt tarihi : 01/01/09
Yaş : 70
Nerden : Türkiye

Kullanıcı profilini gör http://gokkusaklari.wordpress.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz