Yağmurlar Bastırınca

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yağmurlar Bastırınca

Mesaj tarafından Oyhan Hasan Bıldırki Bir Perş. 7 Haz. 2012 - 21:57

      Bartın, Gemiler 

      Hiçbir damda, çatıda, renkli renksiz bütün binalarda bir damlacık bile olsun, güneş lekesi yok. Hava kapatmış, gökyüzünde iri, ağır, kurşunî bulutlar. Hepside hareketsiz, durgun. Dallar ölmüş mü, ne? Birbirleriyle dedikodu yapmaz olmuşlar. Her tarafta derin bir sessizlik. Kuşlar bile ötmüyor. Kanat çırpmayı bırakmışlar, saçaktan saçağa uçuşmuyorlar. Dağlarda büyük, sarı lekeler. Demek ki çimenler tükeniyor.
      Yalnız, ortalığı huzursuz eden bir şey var: Kulübe bozması, kerpiç duvarlı, üstü kiremit döşeli dükkâna sığmayan, yankılandıkça ortalığa dökülen, demirci örsünde çınlayan çekiç sesleri.
      - Tın-tin!
      - Tın-tin!
      Bu sesler, bir türlü dinmek bilmiyor. Üstelik, araya biley taşının sesleri de karışıyor.
      Rüzgâr çıktı. Dal uçlarında dedikodular başladı. Bulutlar hareketlendi. Çiftçilerde bir telaş. Elde kürek, kazma koşturuyorlar. Besbelli birazdan hava boşanacak, açılacak.
      “Yaz yağmurudur gelir, geçer!” derler. Doğru. Çünkü bize göre hava hoş. Ya çiftçiler? Neden böyle seğirtiyorlar? Korktukları ne ki? Tecrübe.
      Batı yakasında, dağların kesişir gibi olduğu ufukta, beyaz bir sistir belirdi. Bizim oralarda bu olaya “kör duman” der geçerler. Beyaz, kir kaldırmaz. Kendisini hemen ele verir. Fakat bu sis, başka! Yükselip, genişleyip yayıldıkça, önüne çıkan her şeyi yutar. Lacivert dağlar, belli belirsiz bir çizgiye dönüşür, önünüzdeki ağaçlar, geniş, ekili tarlalar birdenbire kaybolur. Yanınızda parça parça yürüyen, zaman zaman koşan kör duman. Atılır, geri çekilir, cümle yaratıklarla oynaşır. Artık hiçbir şeyi, hatta burnunuzun ucunu bile göremezsiniz. Çiçeklerinin verdiği yükle dal uçları yere dönük iğdeler, parlak, canlı beyazlığını koruyamaz olurlar. Yalnız, gelincikler bayram ediyor. Hem ekinlerle yarışıyorlar, hem de böyle havalarda biraz daha alımlı çalımlı bir canlılık kazanıyorlar.
      Kol değneklerinin yardımıyla yürüyen, sakat ayağının ucuyla irimin kumlarını savura savura ağır aksak ilerleyen Topal Selim, birdenbire durdu. Mendilini çıkardı. Alnında biriken terleri sildi. Etrafına bakındı. Belki oturacak, soluklanacak yer aradı. Vazgeçti. Kör duman, onun da canını sıkıyor olmalıydı. Biraz önce, güç bela, buğday tarlasına açılan büyük gediği kapatmış, yorulmuştu. Nedense bu adam, çalışmaktan yılmıyordu. Gedik başında onu görseniz, acırdınız. Bucağın büyüklerine, ilçedeki ilgililere kaç defadır dilekçe vermiş olmasına rağmen, “Sapdere” diye bilinen, sergerde, avare çayın, bir yataktan akıtılmasını sağlayamamıştı. Ona göre devlet, bir büyük ağayla baş edememişti. “Vatan, millet, yardım” deyince, sadece gürleyen, fakat bir türlü yağmak bilmeyen Çakır Ağa, Sapdere’nin geniş yatağını iç etmiş, kendi tarlasının bir parçası haline getirmiş, üzerinde onca meyve ağacı yetiştirmişti. Fakat bu meyvelerin ne sapından, ne de çöpünden yararlanılırdı. Gölgelerinin uzandığı yerlere serinlemek amacıyla gelseniz, derhal kovulurdunuz. Hoş, zaten iri, kara çoban köpekleri, sizi böyle bir işe bırakmazdı.
      Kör duman dağılır, savrulur gibi oldu. Topal Selim, çekiç seslerine kulak verdi, yürüdü. Kendi kendine söylendi:
      - Maşallah! Şu Kerim’in Allah’ı var, dedi. Akranları oynaşta. Yazıda yabanda köpek taşlar. O, vakitli vakitsiz demez, çekicin sapına yapışır.
      Çekiç sesleri yakınlaştı:
      - Tın-tin!
      - Tın-tin!
      Bir ses, ansızın gürledi:
      - Kolay gele, dayım!
      Demirci Kerim boş bulundu, irkildi. Örsü döven çekici bıraktı. Yana, sese döndü.
      - Sağ ol! Gel, buyur! Biraz laflayalım dayı.
      Topal Selim, tekrar havaya baktı. Ortalık aydınlanır gibi olmuştu. O, bu durumu hayra yormadı.
      - Eğlenmeyeyim, baksana, hava ağır!
      - Varsın, olsun!
      - Öyle ya, yağmurla zorun mu var? Ne çekicin, ne örsün ıslanır değil mi?
      Kerim, bir sandalye çekti. Dükkânın önüne attı.
      Topal Selim:
      - Üsteleme, dedi, varıp gideyim. Şimdi hayvanlar da döner. Bizimkiler onlarla baş edemez. Yardımım olmasa bile, başlarında olayım. Hiç olmazsa gölge ederim.
      Kerim boynunu büktü, omuzlarını çekti.
      - Sen bilirsin, dedi.
      Rüzgâr hızını artırdı. Kör dumanı önüne kattı, sürüp çıkardı. Ortalık ışıdı. Yağmur başladı. Toprak kokusu duyuldu. Fidelerin üstleri kapandı. Sığırtmaçtaki sığırlar döndü. Her evin avlusunda, hemen herkeste bir telaş! Kim bilir tecrübenin kaçıncı çemberinden geçmekteler, pişmekteler?
      Topal Selim, geniş avludan içeri girdi. Buzağılar, ineklere karışmıştı. Çoluğu çocuğu bu duruma aldırmıyor, karısı, kime söylediği belli değil, bağırıp çağırıyordu. Yağmur hızlandı. Çocuklardan büyükleri, saçak altlarına sığındı. Henüz dillenmeye başlayan en küçük oğlu, yalınayak, başıkabak, ellerini birbirine çarparak, yağmur altında koşuyordu. Karabaş da onunla birlikte bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu. Yağmur, kiremit-kum karışımı bir maddeden yapılı fırını etkiledi. Fırın suya doydu. “Gürp!” diye bir ses çıkararak, çöktü. Bu sesle, ilkin, Karabaş irkildi. Baktı, kapıda sahibini gördü. Silkelendi. Ona doğru geldi. Arkasından küçük oğlu koştu. Babasının kol değneklerine yapıştı.
      Yarı anlaşılır bir dille:
      - Baba, motor alacak mıyız? Dedi.
      Topal Selim cevapladı:
      - Motorun tam sırası ya, oğlum!
      Beriki, ıslak yere oturdu, tepindi. Babasına olan tepkisinin sonucunu görmek istiyordu.
      - Kalk ordan! Belli, canın dayak istiyor olmalı.
      Oğlan, isteksizce kalktı. Öfke dolu gözleriyle, çatılmış kaşlarının altından babasına baktı. Topal Selim yürüdü. Tek odalı evinin “hayat”ına geçti. Karısına seslendi.
      - Davran be, kadın! Haydi, çabuk sofrayı kur. Açlıktan, yorgunluktan yüreğim bayılıyor. Zaten olan olmuş. Ko buzağıları, gönüllerince emsinler.
      - Ya süt tutarsa?
      - Tutmaz.
      Karısı geldi. Gözle kaş arasında sofrayı kurdu. Yeyip içtiler. Yalnız, en küçük oğlu nazlandı. Mırın kırın etti. Önüne sürülenlere burun kıvırdı.
      Yukarıda, çatıyı durmaksızın döven yağmur sesleri arttı. Kiremitler kırılacak gibi oldu. Hava, doluya çevirdi. Bereket dolu geldi, geçti. Öyle uzun sürmedi. Fakat Topal Selim’in yüreğinde, kaygılar yumak bağladı. Aradığını bulamayan küçük oğul, sofranın az ötesine serildi, uyudu kaldı.
      - Gedik patlamazsa, dedi Topal selim, elbette bir traktör alacağım. Çift parası vere vere bıkıp usandım. Kazancımız boğazımıza yetmiyor. Yetse bile, onu da zamanında alamıyoruz. Alsak, sürücülere kaptırıyoruz.
      Karısı, karşı çıktı. 
      - Herif, aklını başına al! Haydi traktör aldık diyelim. Kim kullanacak onu?
      Topal Selim, sadece uyuyan küçük oğlunu işaret etmekle yetindi. Sonra, çatıdaki seslere kulak verdi. Sesler dinmiş, kesilmişti. Karısı, sofrayı toparladı. Dışardan seslendi:
      - Hava açmış! Allah’ın işlerine akıl, sır ermez. Olanlara kendini kaptırıp üzülme!
      Topal Selim davrandı, hayata çıktı. Abdestlikte elini, ağzını yıkadı. Kızının uzattığı havluyla kurulandı. Bakışları, gökyüzüne kaydı. Yürüyen bulutların bıraktığı aralıklardan süzülen yıldızları gördü. Az sonra bulutlar temelli dağıldı. Gökyüzü çakır yıldızlarla doluverdi. Ortalık aydınlanmaya başladı. Karısından el fenerini istedi. Besbelli, yüreğindeki kederlerin yükünden kurtulmayı düşünüyordu. Ağır aksak, sulara bata çıka, irim yoluna düştü.
      Kendi kendine:
      - Sular kabarmış! Hayra alâmet değil bu, dedi.
      Büyük gediğin kenarına geldi. Az süren dolu, buğdayları sağa sola yatırmıştı. Sapdere’ye açılan, sağından, solundan tutulan irim, başıboş suların saldırısına uğramış, dudak dudağa şişmeye başlamıştı. Sapdere, önü kapatıldığı için sularını barındıramaz olmuş, bucakla ilçeyi birbirine bağlayan asfalt yolu kırk parçaya bölmüştü. Zaten yağışlı geçen her yıl böyle olurdu. Devlet, Sapdere’nin yatağını açacağına, yolu yamar dururdu.
      Ay yükseldi, sonra tepelerin ardında kayboldu. Dağların koyu gölgeleri ortalığı kararttı. Topal Selim, el fenerinin düğmesine dokundu. Işığı sağa sola gezdirdi. Sanki bir şırıltı duydu. Sesin geldiği yöne doğru gitti. Göremedi. El yordamıyla gediğin sağını solunu yokladı. Parmaklarında bir ıslaklık hissetti. Elini yumruk yaptı. Islanmış, su sızdıran seti yumrukladı. Küreğini aradı, buldu. Toprak attı.
      - Allah’ım, dedi, halime acı. Bana değilse bile, çocuklarıma acı. Onları, ele güne muhtaç etme. Bizi, el yüzüne baktırma. Umudumu buğdaylarıma bağladım. Vay geldi başıma sele kaptırırsam.
      Şırıltı kesildi. Karabaş çıkageldi. Topal Selim’in kol değneklerine dolandı. Öteden bir harlama, kalabalık bir topluluğun çıkardığı sesler duyuldu. Şişen su, birdenbire iniverdi.
      İleriden biri bağırdı:
      - Bu tarafa gelin, koşun! Yalnız başıma başa çıkamıyorum. Bana yardım edin. Eyvah, küreğimi de su aldı.
      Bunlar, Çakır Ağa’nın adamları olmalıydı. Bu yakınlarda başkasının ekini, ekilisi yoktu. İlk sesi, diğerleri kovaladı.
      - Önüne geril, set ol!
      - Biraz dayan, geliyoruz!
      Topal Selim:
      - Oh! dedi.
      Ne de olsa, yüreğindeki yükten kurtulmuştu. Tanyerinde güneşin ilk ışıkları oynaşıyordu. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyor, yeni, güzel bir günü karşılamaya çalışıyorlardı. Gökyüzünde beyaz bir leke bile yoktu. Sabah ayazı esiyor, Topal selim’in terlerini kurutuyordu. İleriye, yardıma gitmeyi düşündü. Kol değnekleri çamura battı. Karabaş, ayağına dolandı. Vazgeçti. Geri döndü.
      Güneş yükseldi. Ortalık yandı.
      Günler sonra, ekinler harman edildi. Topal Selim’in yüzü güldü. Geniş avlusuna pırıl pırıl, gelin gibi bir traktör girdi. Küçük oğul, bayram etti.

      Oyhan Hasan Bıldırki


avatar
Oyhan Hasan Bıldırki
Admin

Mesaj Sayısı : 173
Kayıt tarihi : 01/01/09
Yaş : 70
Nerden : Türkiye

Kullanıcı profilini gör http://gokkusaklari.wordpress.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz