Sancılı İnanç

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Sancılı İnanç

Mesaj tarafından Oyhan Hasan Bıldırki Bir Perş. 3 Mayıs 2012 - 9:52

      Kokarcalar


      Güç belâ bulduğu dağlı işçileri erkenden alan Nevzat, traktörünü çalıştırdı. Gaza bastı. Şehir çıkışındaki bol kumlu ova yoluna saptı.
      - Ya Allah! Bismillâh! dedi.
      Bir iki gün daha gecikse, yabancı otlar umudunu bağladığı pamuğunu boğacak, bütün emekleri yabana gidecekti. Şimdi, işçi bulmanın sevincini yaşıyordu. Endişeleri dağılmış, keyfine diyecek yoktu.
      Emektâr traktör parlaya harlaya, oflaya poflaya kumlu yolda ilerliyor, arada bir, bazı traktörleri de geçip gidiyordu. Böyle davranan Nevzat’ın amacı, paşaya kelle götürmek değil, önde gidenlerin savurduğu kumdan, toz bulutundan kurtulmaktı.
      Az sonra, henüz yeni doğan güneş, iki mızrak boyu yükselince, tarlaya vardılar. İşçiler, çapa kapma telâşına düştüler. Sanki hepsi; “Alet işler, el öğünür!” anlayışını paylaşıyorlardı. Birkaç işçi kendilerince kötü gördükleri çapaların paylarına düşmesinden küser gibi oldular, mırın kırın ettiler.
      Nevzat, çipil gözlerini ovuşturdu.
      - Keskin değilse üzülmeyin! Törpümüz var. Bileriz.
      - Keskinliğine diyeceğimiz yok. Sapı güzel değil be anam.
      - Hallederiz. Söğüt ağaçlarını görmüyor musunuz?
      - Görüyoruz. Görüyoruz ya, taze sap, çapayı ağırlaştırır. Ağırlaşan çapa, işin yol yordamınca yapılmasını önler.
      Dayıbaşı Veli:
      - Bu kadar gevezelik yeter. Haydi iş başına! dedi.
      Aralarında üç beş ayva tüylü delikanlının da yer aldığı kadın işçiler, birer sıra tutup işbaşı yaptılar.
      Nevzat, ilerdeki söğütlere gitti. Taze, uzun dallardan koparabildiği kadar aldı, geldi. İşçilerden kalan bir çapayı gördü. Sınırdaki uzamış piyanlardan kesti. Yüklendi, römorkun yanına döndü. Yukarıdaki su bidonunu aşağıya itti. Çapa sapanın desteğiyle dolu su bidonunu, römorkun gölgesine yerleştirdi. Söğüt dallarıyla piyanları da, bidonun sağına soluna koydu. Böylece biraz sonra, ortalığı alev alev yakacak olan güneş ışıklarından, onların kavurucu etkisinden bidondaki suyu korumak, serin tutmak istiyordu.
      İşini bitirdi. Alnında biriken terleri kuruladı. Şapkasını çıkardı. Buğu tutan gözlük camlarını sildi. İşçilerin yanına gitmeye sıkılıyordu. Aslında aynı sıkıntıyı, işçiler de, patron dedikleri tarla sahipleri yanlarına gelince duyarlardı. İşçinin elindeki çapa ağırlaşır, belinin tam ortasında yakıcı bir sızıdır başlardı. İş, çabuklaşacağına yavaşlardı.
      Nevzat, uzaktan dayıbaşıya seslendi.
      - Veli! Az gelsene.
      Patronu duyan Veli, alımlı çalımlı, iri yapılı, güzelce bir kıza yaklaştı, ona bir şeyler söyledi. Döndü. Nevzat’ın yanına geldi. Sordu.
      - Ne var, ağa?
      - Yok bir şey!
      - Eee, niye çağırdın?
      - Kalçık’a, kahveye gidelim, diyecektim.
      - Demin, ameleyle onu konuştuk. Ben de Söke’ye gideceğim. Biraz işim var da, halledeyim.
      - Olur. Lâkin bir çayımı içersin değil mi?
      - İçerim elbet.
      - Haydi öyleyse, gidelim!
      - Gidelim!
      Traktörü çalıştırdılar, yola çıktılar. İşçilerden birkaçı, gidenlerin arkasından baktılar. Sonra var güçleriyle işlerine koyuldular. Doğrusu, çalışkan adamdılar.
      Veli’yi yolcu eden Nevzat, kahvenin içine girdi.
      Dışarısı ısınmış, çelimsiz ağaçların gölgesi kısalmış, oturulacak, serinlenilecek alan daralmıştı. İşi gücü olmayanlardan birkaç kişi, bir masaya kurulmuşlar, domino oynuyorlardı. Hemen hiç kimse konuşmuyor, masanın sert tahtasına vuran domino taşlarının sesi duyuluyordu. Nevzat’ı gördüler, yanlarına buyur ettiler.
      Nevzat;
      - Siz dalganıza bakın. Keyfinizi bozmayın! dedi.
      Açık pencere kenarındaki bir masaya oturdu. Tarihleri eskice olan gazeteleri karıştırmaya başladı. Rüzgâr arada sırada kesik kesik esiyor, açık pencereden içeriye serinlik veriyordu. Nevzat, bütün eski gazetelerin yanında, yeni gelen günlük gazeteyi ve “Ziraat Postası”nı da okudu, bitirdi. Üst üste içtiği çayın dozunu kaçırdığından olacak, dili paslaştı, midesi ekşidi.
      Epey zaman sonra Veli, çıktı, geldi. Az oturdular. Konuştular. İşçilerin yanına döndüler.
      Nevzat sevinçliydi. Yapılan işten memnun kalmıştı. Nerdeyse tarla bitiyor, ottan kurtulan pamuklar, daha bir güzel görünüyorlardı. İşçiler, üçer beşer salıntı başlarını tutmuşlar, yalnız işi yavaşlatır gibi olmuşlardı. Arada bir, uzaktan da olsa, birbirlerine karşı lâf atıyorlar, acı sözler söylüyorlardı.
      Veli:
      - Bir uygunsuzluk görüyorum, dedi. Gidip şunlara bir bakayım. Bölüşemedikleri nedir, anlayayım.
      Dayıbaşı işçilerden yana gitti. Nevzat, römorkun gölgelice tarafına geçti. Sırtını lastik tekerleğe dayadı. Uzaktan, olacakları seyre koyuldu.
      Bir kadın işçi, eli belinde, vekil kıza çıkıştı.
      - Utanmaz, arlanmaz seni. Parmak kadar boyunla, beni hırsız olmakla suçluyorsun ha?
      - Demem, o değil! Gördün mü diye sorduk?
      - Niçin yekten gelip bana soruyorsun da, ötekilere sormuyorsun?
      - Soracağım! Hepsine, herkese soracağım.
      Veli:
      - Hop, hop! Ağır ol bakalım. Neyi soracaksın? dedi.
      - Saatimi çaldılar.
      - Çaldılar mı? Nasıl? Kim?
      - Kim olacak? İşte bunlar.
      - Hele anlat bakalım. Bu iş, nasıl oldu?
      - Öğle paydosunda, ulu karaağacın altına çekildik. Yeyip içtik. Hava sıcak mı, sıcak! Ama karaağacın altı serin.  Dallarında bir hışıltı türkü okur, ninni söyler gibi. Uyku, yakamı bırakmadı. Gözkapaklarım ağırlaştı. Bıraksalar, ayakta uyuyup kalacağım. Uzanayım, az kestireyim dedim. Kolumu yastık yaptım. Saatimi çıkarıp yanı başıma koydum. Kalkınca ne göreyim? Saatim uçmuş, yok olmuş.
      - Ya, demek öyle ha?
      - Bir de beni dinle, Veli!
      - Anlat.
      - Bu utanmaz, yekten geldi. Seni hırsız, seni dedi. Ver saatimi. Yok anam, yok işte! Hem, onun saatini niçin alacakmışım? Yalnız, parlaması, üstüme gelmesi gücüme gitti. Üzüldüm doğrusu.
      Veli sıkıştığını, iki derede bir arada kaldığını anladı. Keskin gözlerini iri iri açtı. İşçilerin hemen hepsini taradı. Sağa sola, öne arkaya döndü. Şüphelendiklerine seslendi.
      - Hırsız! Sen çalmışsındır! Ver saati.
      Daralan zaman Nevzat’ın içini kemiriyordu. İşçiler, işi yavaşlatmış, öylece dikelip duruyorlardı. Bir sevimsiz durum olmalıydı. Nevzat işi anlamak, problemi çözmek istedi. Kalktı, işçilerin yanına gitti. İşçilerden bazıları onu görünce, çapaya davrandılar. Kendilerini işe verir göründüler. Yine de göz ucuyla, olanı biteni seyrediyorlardı.
      Nevzat:
      - Hayrola Veli? dedi. Bir yaramazlık mı var?
      - Yok ağam! Sen, bizim işimize karışma. Öte dur!
      - Olur! Korkarım, iş yarım kalacak.
      - Kalmaz!
      - Beni yanlış anlama. İşinizden memnunum. Ama bir sevimsiz durum var gibime geliyor. Onu anlamak, öğrenmek istiyorum. Arkamdan konuşulmasını istemem. Her şeyin bir kolaylığı vardır. Söyleyin, meselenizi çözelim. Çalmak malmak gibi sözler duydum. Kim, kimin malını çalar canım?
      - Şunun saatini çalmışlar.
      - Çalmışlar mı? Benim işçilerimden böyle bir şeyi yapacak yoktur.
      - Sen ne bilirsin? Çalar bunlar.
      - Ne demek çalar?
      - Beri bak Nevzat. Bize ne derler?
      - Ne diyecekler, canım? Veli, diyorlar işte.
      - Onu demek istemiyorum. Namımız nedir?
      - Çürükbacakların Veli.
      - Hayır, hayır! İşi ters anlıyorsun.
      - Ters anladığımız yok! Alt tarafı bir saat, değil mi? Al şu parayı. Yeni bir saat al, ver sahibine.
      - Bizim işimize karışma Nevzat. Biraz önce de söyledim. Çekil, öte dur! Yoksa, öfkemi senden çıkarırım.
      - Çıkar! Yalnız, çalmak malmak neymiş? Bırakın böyle şeyleri, işinize bakın. İşimizi bitirelim, çekip gidelim.
      - İşini uçlandırırız. Onun için meraklanma. Çalar bunlar, dedik ya, çalar bunlar.
      - Belki düşürmüş, bir yerde unutmuştur. Çaldıklarını nerden biliyorsun?
      - Bize Çepni derler, Nevzat! Çepni demek, nereye varır, bilir misin?
      - Nereye varacak? Yörük değil misiniz?
      - Kafamı kızdırıyorsun. Ne yörüğü? Hangi Yörük? Çepni demek, hırsız demektir. Arkadaş, hepsi hırsız bunların! Biz de Çepni olduğumuz için çalarız.
      - Geç! Öyle şey olur mu? gel, şöyle gidelim.
      Veli, daha birkaç kişiyi sıkarladı. Aradığını bulamadı. Bir kurnazlık düşündü. Nevzat’ın çağrısına uydu. İşçilerin yanından ayrıldı. Yolda:
      - Ben, bu işi çözerim be Nevzat! dedi.
      - Nasıl çözersin?
      - Az sonra görürsün. Bizimkiler hocadan, hacıdan, muskadan korkarlar. Onlara öyle bir oyun oynayacağım ki, aklın duracak. Hırsızı nasıl bulduğuma şaşacaksın.
      Bu tatsız durum, işi yavaşlattıysa da sonunda o da bitti. Bazı işçiler neşeli, bazıları üzgün, kırgın, ellerinde çapaları, çıkınlarını aldılar, römorka bindiler.
      Veli, traktörünü çalıştırmış, hazır bekleyen Nevzat’a seslendi.
      - Traktörü, römorktan ayır.
      - Niçin?
      - Şimdi anlarsın.
      Römorku dolduran işçiler şaşırdı. Veli, onlara döndü, söylendi.
      - İnin aşağı, edepsizler! Kasabaya yayan dönün de, dünyanın kaç bucak olduğunu anlayın. Daha ne bekliyor, sallanıp duruyorsunuz? Haydi, çabuk olun.
      İşçilerden bazıları nazlandılar. Ayağına çabuk olanlar, söyleneni hemen yaptılar. Nevzat, traktörünü römorktan ayırdı. Veli, hareket halindeki traktörün arka çamurluklarını tuttu, yukarıya çıktı. Sesini yükseltti:
      - Çabuk ol, Nevzat! dedi. Beni, Çerkezköy Hocası’na yetiştir. Bunların sidikliğini bağlatayım da, görsünler!
      İşçilerin hepsi, yüksek sesle yapılan bu tehdidi duydular. Önce aldırmadılar. Nevzat’la veli, yanlarından ayrılınca, saati çalmakla suçlanan kadın irkildi. Yere eğilir gibi yaptı. Koynundan saati çıkardı, doğruldu. Gidenlerin ardından, sesini onlara duyurmak için, var gücüyle:
      - Veli! işte saat! Düşürmüş kahpe! İşte bak, buldum! Diye bağırıyor, elindeki saati sallıyordu.


      Oyhan Hasan Bıldırki           


avatar
Oyhan Hasan Bıldırki
Admin

Mesaj Sayısı : 173
Kayıt tarihi : 01/01/09
Yaş : 70
Nerden : Türkiye

Kullanıcı profilini gör http://gokkusaklari.wordpress.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz